Bir sevgili düşünün.. Kendinizi bildiğiniz andan itibaren ona karşı bir sempati, sevgi, ilgi var. Zamanla büyüyorsunuz, bu ilgi dahada büyüyor, dahada gelişiyor ve somut kalıplara oturuyor. Gidip tanışıyorsunuz bir şekilde. İlk adımlar atılıyor. Şimdi onu biraz daha yakından görme şansınız var. Henüz sevgili değilsiniz ama arada artık bir bağ var, aynı renklerin altındasınız. O sevgilinin bünyesine çok özel insanlar katılıyor öyle unutulmaz insanlar gelip geçiyor ki. Hele aralarında biri var ki (*); onun, sevgili adayıyla her mutlu anında, her beraber sevinmelerinde sende uzaktan onlara bakıp ayağa kalkıyorsun zıplıyorsun mutlu oluyorsun. Gün oluyor devran dönüyor, aradan yıllar geçiyor ve hayaline kavuşuyorsun. Artık berabersiniz. Yılların hayali gerçek olmuş. İlk zamanlar zor geçiyor, popüler bir aşk yok ortada henüz. Ama zamanla dışarıdan bakanlarda farkediyor bu aşkın büyüyeceğini, gelişeceğini. Saygıları artıyor. Sonunda mutluluk gelen olaylar yaşamıyorsunuz herzaman ama giriş ve gelişme bölümleri herzaman güzel geçiyor. Yavaş yavaş bazı sorunlar ortaya çıkıyor. Sinek misali, ufak ama mide bulundıran sorunlar. Mutlu olduğun, hayatının hayali olan sevgilinin düşmanı niteliğindeki insanlarla görüşüyorsun, görüşmen yetmiyor onlar en değerli abilerin & yakınların oluyor. Bunların içinde bir tanede sevgilinin eski sevgilisi (!) var hatta. Sevgilinin gözüne sokarcasına dikkat çekme boyutlarına bile ulaşabiliyor bazen onlarla yakınlığın. İnsanlar buna tepki gösteriyor, yapma diyor, ama huylu huyundan vazgeçmiyor. Bu kısmı daha fazla uzatmayayım.
Velhasıl bu ve bundan bağımsız diğer sorunlar çıktıkça büyüdükçe ilişki sarsılıyor ve sonunda bitiyor. Uzaklara gidiyorsun, yeni bir ilişkiye başlıyorsun. Her fırsatta mutlu olduğunu söylüyorsun. Yeni sevgilinle daha rahat olduğunu, karışanın konuşanın hakkınızda yorum yapıp karalamaya çalışanların olmadığını anlatıyorsun her seferinde. Ne ala, bundan rahatsız olanda yok. Ama ne hikmetse gittiğin yerde susamıyorsun. Konuşmalardan, yorumlardan, baskılardan sıkılarak gittiğini söyleyen sen, susamıyorsun. Belirli aralıklarla çıkıp, tamda senin istediğin gibi ortalık gayet sessizken, kimse bitip giden ilişkinizi hatırlamıyorken sen zorla kendin ısıtıp ısıtıp insanların önüne koyuyorsun. Biz mutluyken bile öyleydi, biz iyiyken bile böyleydi şeklinde konuşmalar yapıyorsun. Ve en sonunda iş öyle bir noktaya geliyor ki: “Zaten o çok vefasızdı, kendisi için en önemli insanlardan birini 6 ayda kapının önüne koydu” diyebiliyorsun.
Çok kafa yormaya gerek yok, acaba neden böyle düşünüyor diye kasmaya gerek yok. Nedeni basit… Sen sevgilinleyken çevrenizdekiler öyle bir hava yarattılarki, ”ilişkinin parçası” olan sen’i, “ilişkinin olmazsa olmaz parçası” olarak lanse ettirdiler. Sende bunu ciddiye aldın, gerçekten bensiz olmaz şeklinde düşünmeye başladın. Ve gelinen durum: Senin bırakıp gittiğin sevgilin şimdi çok mutlu.. Senelerdir olmadığı kadar iyi, huzurlu ve mutlu. Sen ise, yeni sevgilinle vasat bir ilişki yaşama devam ediyorsun. Senin içinde olmadığın bir durumda, sen yokken eski sevgilinin bu kadar mutlu olması belkide rahatsız ediyor demeyeyim ama kıskandırıyor. Ve bunu, belirli aralıklarla kendini hatırlatma ihtiyacı hissederek, hatta bazen hatırlatmanında ötesine geçerek yanlış konuşmalar yaparak pekiştiriyorsun.
(*): Hagi
Arda’nın katıldığı telefon bağlantısı ve o sözler…
Evet… Top toplayıcı Arda Turan’dan, Galatasaray kaptanı Arda Turan’a yükselen uzun yoldaki süreçlerden bahsettim birazcık anlamış olacağınız üzere.
Kral Arda’cılarardan olmadım hiç. Kahrolsun Arda’cılardan da olmadım. İyi yaptığında takdir ettim, sevindim, saygı gösterdim. Kötü yaptığında eleştirdim, yanlışlarını herkes gibi bende söyledim. Üstelik öyle “maksat eleştiri olsun” mantığıyla saçma sapan eleştiri yapanlardan da olmadım hiçbir zaman.
“Arda Turan sevgilisine sinema kapatmış ! ” Ve bu davranış, olay oldu canım ülkemde. Türkiye’de yaşıyoruz. İnsanların dilinin ayarının olmadığı, çoğunun ahlaktan edepten yoksun olduğu bir ülkedeyiz. Adam, sevgilisinin rol aldığı ve film gereği öpüşme & yakınlaşma sahnelerinin olduğu bir filme gidiyor. Orada o kalabalıkta dilinin ayarı olmayan biri çıkıpta bir kelime etse ve Arda’nın da laf kaldıramaz & sert karakterini düşünürsek, olabilecekleri hepimiz az-çok tahmin edebiliriz sanırım. Adam buna mahal vermemek için kendince böyle bir çözüm bulmuş ve edilmeyen laflar kalmadı. O kadar çok saçma eleştiriler yapıldıki. Neden bilmemkaçbin euroluk arabaya biniyordan tutta neden kırmızı pantolon giyiniyora kadar. Ve hatta adamın sakatlığını, ciddi bir ilişkisinin olduğu bir ortamda “çok seks yapıyor” diye lanse ettirip söyledikleri lafın nereye gidebileceğini hesaplamadan haddini aşanlar bile oldu.
Bunların hepsi gerçekten olan şeyler, eleştireceğiz diye işimize gelenleri görüp işimize gelmeyenleri atlayacak değiliz. Bunlara karşı sessiz kalınmasını savunup “sen profosyonel futbolcusun, sessizce karşılayacaksın tepkileri” şeklinde saçma bir tezi savunanlara da asla katılmam. Fubolcu basketbolcu tenisçi vs. kimliğimizden önce hepimizin bir İNSAN kimliği var. Ondan sonra Galatasaraylı, Fenerbahçeli, Beşiktaşlı kimliklerimiz geliyor.
Sadece ve sadece, bu insanlar senden birşey bekledi. Önyargını kaldırmanı, bir kesimin yaptığı eleştiri için tüm Galatasaray taraftarını suçlamamanı, ismine yakışır şekilde oynamanı ve davranmanı. Onu biraz geç becerdin, kendince tribünlerle arana mesafe koyarak sıkıntılı bir zaman geçirdin. Daha sonra düzeldi belki aranız ama hiçbir zaman eskisi gibi olmadı, olamadı sanki. Ve bunların hepsinin üzerine, tüm bunlar yetmiyormuş gibi sen burada seni düşünen insanları, senin üzerine planlar yapan hocanı ve sana yeniden kucak açmaya hazır taraftarı yüzüstü bırakarak kalktın gittin.
Ben, ”neden gittin” cilerden olmadım asla. Aksine kendini parlatan ve büyüten her Türk futbolcusunun aklındaki hedeflerine ulaşması doğrultusunda önüne çıkan fırsatları değerlendirmesi taraftarıyım. Hiçbir topçudan da Totti özverisi beklemeyecek kadar gerçekçi bakıyorum futbola. Ama gidiş şekli çok yanlıştı. Sezon bittiğinde gitse hiçkimse birşey söylemeyecekken ve destekleyecekken, Arda artık kaldı, yeni sezonda bakalım neler yapacak konuşmalarının dönmeye başladığı bir zamanda gitti. Ve üstelik bunu yaparak “kendisini sevenleri üzen adam”, Galatasaray forması giydiği dönemde “Bizi sevenleri üzmeyelim baba” diyen o koca adamla kıyaslandırılıyodu.
Gidişine hak verilir, kalmak istememesine hak verilir, orada rahat olduğuna hak verilir hepsine eyvallah. Ama gittikten sonra arkada kalanları yumuşak karınlardan vururcasına sözler etmesine, belki gerçekte doğru olan sözleri yumuşatarak veya haddince söylemesi yerine sertçe söylemesine asla. Seni “top toplayıcı çocuktan”, ”10 – Arda Turan” mertebesine taşıyan yere ve insanlara sen “bu takım” diye hitap edersen, kendin vefasızlığın büyüğünü yapıp gitmişken Galatasaray’a vefa dersi vermeye kalkarsan işte o noktada yaptığın şeyin tek bir nitelendirmesi vardır: AYIP… Ve bu sözlerinin arkasından da sana tek kelime edilir: YAZIK…
Sen sen ol, hernekadar söylediklerinin bazıları doğru olsa bile bu şekilde sertçe konuşarak kendini hatırlatma çabasına girme. Bak orada ne güzel baskı yok, medya yok, eleştiren taraftar yok. Futbol oynamanın keyfini çıkar, sevgilinle sinemaya git, milyon euroluk arabalara bin. Ama o malum şeyleri yapma. Bu söyleyeceğim belki ince bir kıstas ama, sen sen ol insanların seninle ilgili konuşurken akıllarındaki “Arda ne olursa olsun Fener’e gitmez” inancını, “Bu Arda’da 2 sene sonre Emre abisi gibi Fener’e döner” haline çevirme. Bunu yapan adamın halini görüyorsun, sen bunu yapma ve sevgi bitse bile en azından herzaman saygıyı hakettiğini göster.
Bizim aklımızda, ayda bir Türkiye’yi arayarak & gelerek, o şikayet ettiğin basın organlarına çıkıp, konuşayım derken komik durumlara düşen Arda olmaktansa, orada seni seven Madridlilerin ”Los Turcos” u ol.
” Ve son olarak, herzaman: 66 Arda Turan > 10 Arda Turan ”
Burada görmediğini düşündüğün sevgi ve saygıyı orada bol bol görmen dileğiyle K.K.
